Yoksulluk ve Derinleşen Eşitsizlik: Kadınlar ve Çocuklar Üzerindeki Etkileri

Bugün Yoksullukla Mücadele Günü… Dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın karşılaştığı yoksulluğun zorlayıcı etkileri her birey için aynı değil; Sosyal eşitsizlikler, özellikle kadınlar ve çocuklar için yoksulluk döngüsünü daha da derinleştiriyor. Yoksulluk, yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda temel insan haklarının da ihlali. Bir insanın eğitim, sağlık, barınma, temiz suya erişim ve yeterli gıdaya ulaşma gibi temel haklardan mahrum bırakılması, onun onurlu bir yaşam sürme hakkının ihlali anlamına da geliyor. Yoksulluk, bireylerin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmesini imkânsız kılarken onların sosyal, ekonomik ve siyasi yaşamdan dışlanmasına da yol açıyor.

Yoksulluk, sürüdülebilir geçim kaynaklarının olmamasıyla birlikte; açlık ve yetersiz beslenme, eğitim ve diğer temel hizmetlere sınırlı erişim, sosyal ayrımcılık ve dışlanmayla karar alma süreçlerine katılım eksikliğini ifade etmekdedir. Toplumsal cinsiyet, yaş, etnik köken, coğrafi konum ve engellilik gibi faktörler, yoksulluğun insanlar üzerindeki etkisini derinleştirirken; kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve dezavantajlı gruplar, bu durumdan genellikle daha fazla etkileniyor. Yoksulluk, sadece ekonomik yetersizlik değil; eğitime erişim, sağlık hizmetleri, beslenme ve barınma gibi temel haklardan mahrum bırakılmayı da içeriyor. Bu sebeple yoksulluk, toplumsal eşitsizliklerin en belirgin tezahürlerinden biri ve farklı grupların farklı şekillerde mücadele etmesine neden oluyor. Özellikle kadınlar, aile ve toplum içindeki cinsiyet temelli rollerden dolayı yoksulluğun getirdiği zorlukları daha ağır şekilde deneyimlerken, çocuklar ise yoksulluğun bir sonraki nesle aktarılma riskiyle karşı karşıya kalıyorlar.

Uluslararası insan hakları belgelerinde yer alan en temel haklardan biri, “yaşama hakkı” yalnızca hayatta kalma anlamına gelmiyor; aynı zamanda bireylerin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürebilmesini de gerekli kılıyor. Maalesef yoksulluk içinde yaşayan bireyler, yaşamlarının bu temel boyutlarına ulaşma imkânından da yoksun bırakılıyor… Kadınlar ve çocuklar, yoksulluğun insan hakları ihlaline en çok maruz kalan gruplar arasında yer alıyor. Kadınlar cinsiyete dayalı eşitsizlikler nedeniyle sağlık hizmetlerine erişimde, adalet sisteminde veya çalışma hayatında sistematik olarak dezavantajlı konumda kalırlarken aynı şekilde çocuklar da yeterli gıdaya ulaşma, eğitim ve sağlık haklarından mahrum bırakılıyorlar.

Kadınlar ve Yoksulluk: Eşitsizlik Daha Derin

Kadınlar, yoksullukla mücadelede en kırılgan gruplardan biri. Birçok toplumda kadınlar, düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalırken, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimlerinde de ciddi kısıtlamalar yaşıyor. Cinsiyete dayalı ücret farkı, kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarını zorlaştırırken ev içi emeğin büyük çoğunluğunun kadınlar tarafından ücretsiz bir şekilde yapılması, kadınların ekonomik fırsatlardan yoksun kalmasına da neden oluyor. Erkeklere kıyasla 48 milyon daha fazla kadın gıda güvensizliği ve açlıkla karşı karşıya. Bu eşitsizlikler, yalnızca kadınların hayatını zorlaştırmakla kalmıyor; aynı zamanda ailelerin ve gelecek nesillerin yoksulluk içinde kalmasına da katkıda bulunuyor. Kadınlar ekonomik olarak güçlendiklerinde, toplumların refahı da artıyor. Ancak bunun gerçekleşebilmesi toplumsal cinsiyet eşitliği ve adaletli politikalarının hayata geçirilmesine bağlı.

Kadınlar, yoksulluğun yarattığı sosyal eşitsizlikten daha fazla etkileniyor çünkü toplumsal cinsiyet rolleri, eşitsiz erişim ve ayrımcılık gibi faktörler bu durumu derinleştiriyor. İşte bunun temel nedenleri:

Gelir ve Ücret Eşitsizliği: Kadınlar genellikle erkeklere kıyasla aynı işi yaptıkları halde daha az maaş alıyorlar. Bunun yanı sıra, kadınlar çoğu zaman düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalıyor, bu da ekonomik bağımsızlıklarını sınırlayarak onları yoksulluğa karşı daha savunmasız hale getiriyor.

Eğitim ve Kariyer Fırsatlarına Erişim Kısıtlılığı: Yoksul toplumlarda kadınlar ve kız çocukları eğitimden mahrum bırakılabiliyor. Eğitime erişimin sınırlı olması, kadınların yüksek maaşlı veya daha istikrarlı işlere ulaşmasını da zorlaştırıyor.

Ev İçi Bakım Yükü: Kadınlar çoğunlukla ev içi ve bakım işleriyle yükümlü görülüyor. Bu, kadınların iş gücüne tam anlamıyla katılmasını engelleyebiliyor. Özellikle çocuk bakımı, yaşlı veya hasta bakımı gibi görevler kadınların ekonomik fırsatlarını sınırlıyor.

Kadına Yönelik Şiddet ve Ayrımcılık: Kadınlar, özellikle yoksul kesimlerde, daha fazla şiddet ve ayrımcılıkla karşı karşıya kalabiliyorlar. Bu,kadınların iş yaşamına katılımını ve ekonomik bağımsızlıklarını engelliyor. Ev içi şiddet veya ayrımcılık, kadınların sosyal ve ekonomik hayata eşit şekilde katılmasını zorlaştırıyor.

Yalnız Anneler ve Tek Gelirli Haneler: Tek başına çocuk büyüten kadınlar, çift gelirli hanelere kıyasla yoksulluğa karşı daha savunmasızlar. Çocuk bakımı gibi ek sorumluluklar, iş bulmalarını ve işlerinde yükselmelerini de zorlaştırarak onları tekrar dezvantajlı duruma sokuyor.

Bu faktörler bir araya geldiğinde, kadınlar yoksulluk döngüsünde kalma ve sosyal eşitsizlikten daha fazla etkilenme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Kadınların maruz kaldığı bu ekonomik dezavantajlar, yoksullukla mücadelede onları erkeklere kıyasla daha kırılgan hale getiriyor. Bu yüzden kadınlar yoksulluğun etkilerini daha derin ve uzun vadeli olarak hissediyorlar.

Çocuklar: Yoksulluğun Sessiz Kurbanları

Yoksulluk, en savunmasız kesim olan çocukları da derinden etkiliyor. Eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim eksikliği, çocukların gelişim süreçlerini doğrudan sekteye uğratıyor. Yetersiz beslenme, eğitimden mahrum kalma, erken yaşta iş gücüne katılma zorunluluğu, çocukların gelecekte de yoksulluk döngüsünden çıkmalarını zorlaştırıyor.

Yoksulluğun dayattığı eşitsizliğin ilk başında her gün öğün atlayan ve yetersiz beslenmenin ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalan çocuklar geliyor. Yetersiz beslenen bir çocuk sadece besin değerlerinden mahrum kalmıyor ya da sadece açlık çekmiyor. Bu bir öğün atlama meselesinden çok daha öte. Erken çocukluk döneminde sağlıklı beslenemeyen bireyin beyin gelişimi de etkilenerek; bilişsel yetenekleri, eğitim başarıları, uyum ve becerileri, yaratıcılıkları, ruh ve bedeb sağlıkları, psikososyal durumları da risk aldında oluyor. Yani yeterli besine ulaşamamak bir öğünden çok daha fazlasını ifade ediyor.

Düşük sosyoekonomik statü ve yetersiz beslenmenin, çocuklarda yüksek düzeyde stres ve sosyo-çevresel tehlikelere maruz kalarak psikolojik ve fiziksel yaralanmalara, çeşitli beyin bölgelerinin ve nörotransmiterlerin normal gelişimini etkilediğini ortaya koydu.(Yetersiz beslenmenin beyin ve davranış üzerindeki olumsuz etkileri için “bir öğünden fazlası” isimli yazımı okuyabilirsiniz.)

PISA 2022 verilerine göre 15 yaşındaki her beş çocuktan biri maddi imkansızlıklar nedeniyle haftada en az bir kez öğün atlıyor. Bu sorun, genellikle yoksulluk, ekonomik eşitsizlik ve sosyal koruma eksikliğiyle doğrudan bağlantılı. Aileler, maddi zorluklar nedeniyle çocuklarına düzenli öğün sağlayamazken, bazı bölgelerdeki gıda güvenliği ve erişim eksikliği durumu daha da kötüleştiriyor.

Her gün öğün atlayan çocukların sayısını azaltmak ve onların sağlıklı gelişimlerini sağlamak için sosyal politikalar, okul yemek programları ve ailelere yönelik ekonomik destekler gibi çözümler, özellikle okullarda ücretsiz veya düşük maliyetli yemek programları, hem çocukların beslenme ihtiyacını karşılayabilir hem de onların okula devam etme oranlarını artırabilir.

Bu çocukların geleceği için bireylerin, toplumların, sivil toplum örgütlerinin ve hükümetlerin bir araya gelerek harekete geçmesi, yoksulluğun ve eşitsizliğin kök sebeplerine çözüm bulmak açısından kritik önem taşıyor. Aksi halde çocukların en temel haklarından mahrum kalmaları, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir sorun olarak varlığını sürüdürüyor. Eğitim fırsatlarına erişimin artırılması, çocuk işçiliğiyle mücadele ve sağlık hizmetlerine eşit erişimin sağlanması, bu döngüyü kırmanın en önemli yollarından biri.

Dünya genelinde çocuk işçiliği, özellikle düşük gelirli ülkelerde ciddi bir sorun olmaya devam ediyor. Dünya genelinde 160 milyonun üzerinde 18 yaş altında çocuk işçi ekonomik zorluklar, ailelerin geçim sıkıntısı ve eğitim olanaklarının yetersizliği gibi nedenlerle çalışmak zorunda kalıyor. Dünyada her 10 çocuktan biri çocuk işçi. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) verilerine göre dünya genelinde 80 milyon çocuk tehlikeli ve sağlıksız koşullarda çalıştırılıyor. Bu çocuklar, tarım, inşaat, maden, imalat gibi sektörlerde ağır işler yapıyorlar. Geçim sıkıntısı yaşayan aileler çocuklarını kendi iş gücünde kullanıyorlar ve çoğu zaman eğitimden ve çocukluklarını yaşamaktan mahrum kalıyorlar.

Çocuk işçiliği, çocukların fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimlerine ciddi zararlar veriyor. Çalışma ortamlarının tehlikeli olması, iş kazaları, uzun çalışma saatleri ve psikolojik baskılar çocukların sağlığını olumsuz etkiliyor. Ayrıca çocuk işçiler eğitim hakkından mahrum kaldıkları için gelecekleri belirsizleşiyor ve yoksulluk döngüsünden kurtulma şansları azalıyor.

Çocuk işçiliğiyle mücadelede temel adımlardan biri, yoksullukla mücadele ve ailelerin ekonomik desteklenmesi. Ayrıca çocukların eğitim almasını teşvik etmek, işçi haklarını koruyan yasaların daha sıkı uygulanması ve uluslararası düzeyde yapılan işbirlikleri çocuk işçiliğinin azaltılmasında önemli adımlar olarak öne çıkıyor.Bu konuda farkındalığı artırmak ve çocuk işçiliğine karşı harekete geçmek, sadece hükümetler ve sivil toplum kuruluşlarının değil, toplumun her kesiminin sorumluluğu.

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin ilk sırasında yer alan 2030’da “her türlü yoksulluğa her yerde son vermek” hedefinden oldukça uzaktayız. Pandemi, iklim krizi, depremler, gıda enflasyonu, savaş gibi krizlerle yoksulluğun etkileri derinleşmeye devam ediyor. Farklı toplumsal kesimler yoksulluğu farklı şekillerde deneyimlerken bir çok faktörün yoksulluğun üzerinde etkisi olduğunu, etkilerinin tek bir nedene bağlı olmadığını görüyoruz. Kadın yoksulluğu kadınların iş gücünden dışlanmasıyla ilişkili olurken, etnik kimlikleri, göç durumları, sosyo ekonomik statüleri, yaşadıkları bölge gibi işgücünden dışlanmanın farklı biçimlerini ve sonuçlarını görüyoruz. Benzer şekilde, çocuk yoksulluğunun da farklı faktörlerin etkisi altında olduğunu görüyoruz; özellikle göçmen ailelerin çocuklarının farklı bir yoksulluk deneyimi yaşadığını, yine salgın hastalıklar gibi olayların da çocukların nerede yaşadıkları, göçmen olup olmadıkları, çalışıp çalışmadıkları gibi farklı koşullarda farkı şekillerde etkilendiğini görüyoruz.

Harekete geçme zamanı!Yoksulluk ve sosyal eşitsizlikler, kadınlar ve çocuklar için daha derin bir adaletsizlik yaratmaya devam ediyor. Toplum olarak, bu eşitsizliklerle mücadele etmek için harekete geçmeliyiz. Yoksulluğun ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin önlenmesi, yalnızca hükümetlerin değil, her birimizin ortak sorumluluğu.

Eğitim ve farkındalık kampanyaları desteklenmeli. Kadınların ve çocukların hakları konusunda bilinç oluşturulması, eşitsizlikleri azaltmanın ilk adımı. Yerel girişimler desteklenmeli. Kadınlara ve çocuklara yönelik destek programlarına katılarak veya bağış yaparak doğrudan etki yaratılabilir. Adaletli politikaların savunulması elzem, sosyal politikaların eşitlik temelinde şekillenmesi için yerel ve ulusal düzeyde farkındalık oluşturmak önemli.

Yoksulluğa karşı mücadele, aynı zamanda insan haklarına saygı duyulan bir dünya yaratma mücadelesi. Yoksulluğu ortadan kaldırmak, adil ve eşit bir toplum inşa etmek için kritik bir adım ve herkesin bu mücadelede bir sorumluluğu var. Her bireyin insan haklarını savunmak ve yoksulluğun bu hakları ihlal etmesine izin vermemek için harekete geçmesi, ayrımcılığa ve eşitsizliğe karşı karşı mücadelede sürüdürülebilir hak temelli bir sistemin savunusunun gerekliliği bir temenniden fazlası olmalı…

2 Yorum

  1. Hakan Gökhan

    Ne güzel anlatmışsınız fakat nerede bunu anlayabilecek duyarlı hoşgörülü insanlar

Hakan Gökhan için bir yanıt yazın İptal

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir